Senaryo Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Kaizen

ÜYE
Katılım
21 Ağu 2013
Mesajlar
12,844
Tepkime puanı
156
Puanları
0
Konum
Sakarya
Sevgili ForumExe Üyeleri Konuya Hepiniz Hoşgeldiniz !



Atıf ve alıntı sisteminin bazı kuralları vardır. Bu kurallar hem yazı yöntemini hem yazı etiğini ifade eder.
Alıntı aynıyla iktibas veya dolaylı aktarma yoluyla olur. Atıf, özet değildir, görüşü atfedilenle destekleme ve benden önce bu görüşü şu şu kişiler ifade etmişlerdir, deme geleneğidir. Aynıyla iktibas yapılması durumunda ya kaynak kişinin görüşü klasikleşmiştir, yahut önceki görüşler o kadar iyi ifade edilmiştir ki yeni bir şey söylemenin imkânı yoktur. Hiçbir fikir yoktur ki, ilk kez söylenmiş olsun. Görüşün kime ait olduğu açık olmalıdır. Bilimsel çalışmalarda atıf geleneği ilkedir, kimseye gönderme yapmaksızın yazılan eser güvenilir olmaz. İktibas, doğrudan alıntı, kaynaktaki ifadenin virgülüne noktasına kadar aynıyla gösterilmesidir, blok halinde veya tırnak içinde kullanılarak. Dolaylı aktarma, yazarın ifadesini yeniden yazmak demektir ki bunu tırnak içinde göstermeye gerek yoktur.
Alıntı tekniğinde iki yöntem yanlışı vardır. Birincisi, belirtilen görüşle ilgili en eski kaynak dururken ikinci, üçüncü el kaynaklara atıf yapmaktır. Bunun sebepleri dil bilmeme, kaynağa ulaşamama, kestirmeciliktir. İkinci yöntem yanlışı biçimlendirmededir.

Türkçede yapılmış çalışmalara baktığınızda alıntı kuralları ve kaynak atıf sistemlerinin dağınık olduğunu görürsünüz. Yazar-tarih sistemiyle Turabian sistemi, MLA ile APA karışmıştır. Aşağıda dünya standartlarına ilişkin bir çerçeve verilecektir.

Yeni bir şey söylemiyorsa, bilinenleri tekrarlıyorsa bir eser yaratıcı olamaz. Yeni bir şey söylemek demek, olmayan bir şeyi ortaya koymak veya olanları derleyip toparlayarak yeniliğe imkân veren rehber olmak demektir.
Bir bilimsel çalışmada esas olan bir görüşün savunulmasıdır. Kaynaklara atıf yapmak için yazmak veya kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle her satır göndermeyle dolar ki, araştırmanın kendisi kaybolur, metin bir göndermeler külliyatı haline gelir.



Şu durumlarda alıntılarda referans göstermeye gerek yoktur
Herkesçe bilinen, herkesçe tekrarlanan terimler.
Üzerinde çok konuşulmuş ve yazılmış bulgular.
Sözlük, ansiklopedi, el kitabı bilgilerindeki anonim yazılar.
Orijinalliği olmayan gözlem ve fikirler.
Telif hakkı koruması bitmiş eserler.
Kamuoyuna açık, genel bilgiler.
Atasözleri, deyişler.


Hukukta, yasayı bilmemek mazeret değildir, denir. Yazı metodolojisinde de benzer bir kural vardır: Eğer tevafuk değilse veya bilmeden yapılma dışında, bir eserdeki bir fikri kalıp halinde olmasa bile fikir halinde alıp aynen kullanmak ve bunu belirtmemek öncelikle etik değildir, sonralıkla intihal'e girer. Önceki yazarın fikri çok iyi olabilir ama iyi ifade edememiştir, bu durumda, ben daha iyi ifade ederim diyerek o yazarın görüşünü alıp daha güzel ifade etse bile o yazarı anmamak da yukarıdaki ahlak dışı tutuma girer. Bir görüşü ifade ederken bir kimseden alıntı yaparken yazarın yazmadığı şeyleri yazmış gibi göstermek bağışlanamaz bir hatadır. Kaynağa uygunluk bakımından iki hata yapılır: Eksik yahut yanlış aktarma, anlamı yanlış aktarma veya yanlış anlayarak aktarma. Araştırmacının önceden kaynaklarını doğrulukla seçmiş olduğunu varsayıyoruz, çünkü her gün her an binlerce bilgi gerçek dışı kılıkla dolaşıma çıkmaktadır (Karasar 1994, s. 192). Kuramsal çerçevesini oturtmamış, literatürü iyi taramamış her çalışmada hatalar mevcuttur.
Demek ki, alıntı demek hem fikir alıntısı hem biçim alıntısı demektir. Bunlar birbirine bağlıdır. Herkes bir yazı etiği zincirine uymazsa, bilimde bilgi silsilesi geleneği yerini kimin ne dediği anlaşılmayan ve bilginin yaplaşılıp yayılmasını engelleyen, bilginin doğruluğunun denetlenmesi imkânını ortadan kaldıran bir karışıklığa terk eder. Emeğe saygı, yıllarca bir alanda çaba göstermiş kişiye saygı gösterilmemiş olur. Dahası, görüşlerin tartışılması ve çürütülmesi, yanlışlanması olanağını ortadan kaldırır.
Bilimsel yazım yöntemi şunları da açığa çıkarır: Önceki araştırmalardan ne ölçüde etkilenmiştir? Önceki araştırmaları ne ölçüde değerlendirebilmiştir? Bunlar, alıntıların rastgele mi yoksa bir sistematik tutarlılığa göre mi yapıldığını ortaya koyar. Bazen öyle alıntılarla karşılaşırız ki, bir cümlelik bir ifadenin her bir kelimesi üzerine numara koyularak kaynağa gönderme yapılmıştır, ama bu kadarı da alıntı enflasyonu olur veya ben yüz kişiyi inceledim ama bunları tutarlı bir şekilde biraraya getiremedim, eklektik bir biçimlendirme yaptım, anlamına gelir. Ne kadar kitap karıştırmış! dedirten bir durum. (Karasar 1994, s. 65)Alıntılar kopuk kopuk, metinle ilişkisiz veya üst üste yığılmış olmamalıdır. Alıntıyı metne bağlamak yöntemin esas can alıcı yönüdür. Filancaya göre, Filancanın bu konudaki görüşüne göre, filancanın iddiasına göre, filanca da şöyle söylemektedir... ifadelerine sık rastlarız. Bilgi vermeden bir alıntı yapmak, o alıntıyı ortada bırakır, sadece bir metne başlamadan önce bir alıntı verilebilir ama ardından açıklama yapılmalıdır (Şencan 2002, s. 588).

Üçten fazla blok alıntısı yapılmaz. Bu, metni alıntıyla doldurmak demektir. Bilimsel çalışmada hatır dipnotu olmaz. Dipnotunda teşekkür edilmez (Teşekkür sayfası ayrıdır). İster paranteznot sistemi ister sayfaaltı dipnot sistemi kullanılsın, hangi yazım tarzı olursa olsun, doğrudan yapılmayan alıntılarda orijinal kaynaktaki ifadede cümleyle oynamak, kelimelerin yerini değiştirerek yeni bir ifadeymiş gibi sunmak doğru değildir. Bir şey söylermiş gibi görünüp birinden alıntı yapmak, alıntı için yazmak gibi birşeydir. Öyle yazılar var ki, alıntılara bakıldığında yazarın kaynak gösterdiği kişinin reklamını yapmak için yazdığı sanılır. Kaynağa gönderme yaparken bakınız=bkz. ile ayrıca bakınız=ayr.bkz. ifadeleri arasındaki fark metindeki anafikrin kaybolmaması içindir. Ayrıca bakınız demek o sırada anlatılan fikirle doğrudan ilintili olmayıp ikincil kaynaklar olduğunu söylemek anlamına gelir. Diğer bir hata, alıntı yapılan eserin orijinal görüşünü bir yana koyup ondan genel ifadelerle bahsetmektir. Bu, kaynağın dolaylı gizlenmesi demektir. 'Çok sayıda yazar bu konuda aynı görüşleri paylaşmaktadır' deyip dipnotunda bunları sıralamak yanlıştır. Hem böyle bir cümle kurmak yanlıştır, hem o yazarların ne dediğini okura tam iletmemekle haksızlık yapılmıştır.






Doğrudan aktarmalarda, uzun cümleler kısaltılıyorsa üç nokta ile gösterilir, bütün bir cümle atlanıyorsa dört noktayla gösterilir.
Alıntıda bir yer açıklanacaksa bu köşeli parantezle yapılır.
Alıntının kendisinde bir hata varsa bunun gösterilmesi köşeli parantezde yapılır.
Doğrudan alıntıdaki vurgular orijinalde yapılmışsa aynen verilir, aktaran vurgu yapacaksa bunu italikle, boldla belirtir ve köşeli parantezde italikler bana aittir, altını ben çizdim der. (Bal 2001, s. 219)
İkincil alıntı kullanılmaz. Kaynağın kendisi de bir başkasından almışsa ilk kaynağa ulaşmak lazımdır.
Dipnot sistemi

Dipnotlar iki türlüdür:
Bilgi, açıklama dipnotu, asteriks (*) ile gösterilir.
Kaynak dipnotu. Numaralandırma sistemiyle gösterilir.
Sayfalandırmada sayfa altına metin gövdesinin bittiği yerin altına bir çizgi çekilerek, metinde kelimeler üzerine konulmuş numaraların açıklaması yapılır, kaynaklara gönderme gösterilir. İki dipnot türünden açıklama dipnotu üstte yer alır. Çok fazla açıklama dipnotuna gerek yoktur, bunu metinde yapmak lazımdır, yoksa sayfanın altı dolduğu gibi, tasarımca hoş olmayan ve *, **, ***, **** sırasıyla giden açıklama bolluğundan metne yer kalmaz.


Dipnot kısaltmalarında Türkçe kısaltmalar kullanılır: Ibid, op.cit., loc.cit., passim değil, a.g.e., a.e., veya a.g.y., aynı yerde, çeşitli yerlerde denilir. Ibid Latince Ibidem'in kısaltılmışıdır, aynı yerde demektir, bizdeki karşılığı a.g.e.'dir. Op.cit. gösterilen eserde demektir (opere citato'nun kısaltılmışı) ve bizde a.e. şeklinde kısaltılır. Loca citato'nun kısaltılmışı loc.cit. yukarıda adı geçen eser demektir. Ibid=a.g.e. kısaltması, bir kaynağa gönderme yaptıktan sonra araya başka kaynak girmemişse kuullanılır. Bunu kullandıktan sonra araya başka kaynak girdikten sonra tekrar bu kaynağa atıf yapılacaksa op.cit.=y.a.g.e. veya a.e. kullanılır ki, op.cit.'den önce yazar soyadı yazılırken Ibid'de bu yoktur.



Yaşanmış veya tasarlanmış bir olayı, bir durumu; yer, kişi ve zaman belirterek anlatan kısa yazılara öykü(hikaye) denir. Genellikle romandan kısa olurlar, dar bir zamanı kapsarlar, kişileri romana göre daha azdır, anlatılanları tek ve sınırlıdır ve olayla ilgili yer ve zaman belirtirler. Serim düğüm ve çözüm denilen üç bölümden oluşurlar.Olayı sürükleyen bir kişi(öykünün kahramanı) vardır. Hikaye kısalığı ve kurgusuyla masala, kişilerin nitelendirilmesi, eylemin işlenişi ve canlandırılmasıyla da romana yaklaşır. Hikayenin kısalığı yapısal olarak, kişinin niteliğiyle geliştiği eylem arasındaki sıkı bağdan kaynaklanır. Hikayenin çerçevesi, çoğu kez anlatıcının durumunu belirterek çizilir. Halk hikayeleri; konuları bakımından, Aşk Hikayeleri ve Kahramanlık Hikayeleri olarak ikiye ayrılır.Aşk hikayelerine örnek olarak Kerem ile Aslı’yı, kahramanlık hikayelerine ise Köroğlu ile Kirmanşah’ı verebiliriz. Türk hikayeciliği en parlak dönemini, Cumhuriyet döneminde yaşamıştır. Edebiyat-ı cedide döneminde hikaye türleri iyice gelişmiştir. Bu dönemdeki yazarların çoğu(Halide Edip Adıvar, Hüseyin Cahit Yalçın vb.) romancılığı öne almışlardır, hikayeciliği bir yan uğraş olarak kullanmışlardır.

HİKAYEYİ ROMANDAN AYIRAN ÖZELLİKLER

-Kısa oluşu,
-Yalın bir olay örgüsüne sahip olması,
-Genellikle önemli bir olayı tek ve yoğun bir etki uyandırarak vermesi,
-Az sayıda karaktere yer vermesi.

HACİMLERİ BAKIMINDAN HİKAYELER:


1-Kısa hikayeler
2-Uzun hikayeler

*Kısa Hikayeler: Kısa öykülerin olay kahramanları sınırlıdır. Birkaç kişiyi geçmez. Olay örgüsü çok kısadır ve etkileyici olmak zorundadır. Tek bir konu üzerinde durulur.

*(Uzun) Hikayeler: Öykülerden biraz farlıdırlar. Birkaç bölüm halinde yazılabilirler. Olay kahramanları daha fazla olabilir. Birkaç olayın iç içe geçmesinden oluşabilir. Roman kadar karmaşık değildir, öykü gibi de basit ve kısa değildir.

YAZILIŞLARI BAKIMINDAN HİKAYELER:


1. Olay hikâyesi

Tamamen olay örgüsüne dayalı bir türdür, olay belli bir sonuca ulaşır. Olay hikayelerinde merak öğeleri , ana düğüm , genellikle beklenmedik biçimde çözülür. Hikayedeki ana olay okuyucuyu etkileyecek bir sonuca ulaşır. Klasik olay hikayelerinde ulaşılan bu sonuç sürpriz olmaz.

-Dünya edebiyatındaki temsilcisi Guy De Maupassant olduğu için Maupassant tarzı hikaye de denir

-Bizde Maupassant tarzı hikâyenin en büyük temsilcileri; Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Reşat Nuri Güntekin’ dir.

Örnek metin; 087956′nın Sıfırı, Tarık Buğra

2. Durum hikâyesi

Yazarın bir plan yapma zorunluluğu yoktur. Durum hikayelerinde serim , düğüm , çözüm düzeni , olay hikayelerinden farklıdır. Olay hikayelerinde önemli ve öncelikli olan merak öğesi , durum hikayelerinde kişisel ve sosyal yorumlardan , duygu ve hayallerden sonra gelir.

Durum hikayelerinde belli bir düşünce güdülmez. Yazar kendi kişiliğini saklar.

Durum hikayelerinde hikaye kahramanları tam olarak tanıtılmaz . Kişilerin yaşam koşulları , zaman ve mekana bağlı olarak , doğal anlatım içinde okuyucuya sezdirilir.

-Dünya edebiyatındaki en büyük temsilcisi Anton Çehov olduğu için Çehov tarzı hikaye de denir

-Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra yerli temsilcileridir.

Örnek metin; Otlakçı , Memduh Şevket Esendal

HALK HİKAYELERİ


Halk hikâyeleri, konularını gerçek hayattaki -genellikle kavuşulamayan- aşklardan alan, hikayeci-âşıklar tarafından nazım-nesir karışık bir ifade tarzı ile dinleyicilere anlatılarak nesilden nesile aktarılan, yer yer masal ve destan özellikleri gösteren , sevgiliye kavuşma yolundaki maceraları anlatan hikayelerdir.

Olayların geliştiği bölümler nesir, duyguların yoğun olarak anlatıldığı bölümler nazım şeklindedir.

Hikâyelerden bazılarının yaratıcısının serüvende yer alan âşıklar olduğu ileri sürülür.

Aşk konusunun işlendiği halk hikayeleri ve kahramanlık konusunun işlendiği halk hikayeleri olarak ikiye ayrılsa da, bir çoğunda aşk ve kahramanlık iç içedir.

1-) Aşk Hikayeleri; Derdiyok ile Zülfüsiyah, Leyla ile Mecnun, Emrah ile Selvihan, Kerem ile Aslı, Gül ile Ali Şir, Gül ile Sitemkâr, Tahir ile Zühre , Yusuf ile Züleyha vbg.

2-) Kahramanlık Hikayeleri; Köroğlu Kahramanlık Hikayeleri ( Köroğlu Kolları ), Kirmanşah, Beyböyrek, Eşref Bey, Salman Bey, Şah İsmail, Arslan Bey vbg.

Fonksiyonu: Hikaye türünün en eski örnekleridiler ve destandan modern hikayeye geçişi sağlamışlardır.

DÜNYA EDEBİYATINDA HİKAYENİN GELİŞİMİ


• Öykünün ortaya çıkma sürecinde karşımıza önce fabl türündeki eserler, sonra kısa romanlar sonra da “Bin Bir Gece Masalları” çıkar.
• Rönesanstan (16. yüzyıl) sonra Giovanni Boccacio (***asyo), “Decameron (Dekameron) Öyküleri” adlı eseriyle öykü türünün ilk örneğini vermiş ve çağdaş öykücülüğün başlatıcısı olmuştur.
• 18. yüzyılda Voltaire (Volter) öykü türünde ürünler vermiştir. İnsan dışındaki yaratıkları ve olmayacak öyküye katmıştır.
• Ne var ki öykü, bir tür olarak karakteristik özelliklerini ancak 19. yüzyılda Romantizm ve Realizm akımlarının yaygınlaşmasıyla kazanmıştır.
• Alphonse Daudet (Alfons Dode), Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) gibi Fransız yazarlar öykü örnekleri vermişlerdir.

TÜRK EDEBİYATINDA HİKAYENİN GELİŞİMİ


Türk edebiyatında, bir olay anlatan sözlü ya da yazılı anlatılara hep hikaye adı verilmiş, manzum olanlara destan da denmiştir. Divan edebiyatında mesnevi türü (Leyla ile Mecnun, Yusuf ve Züleyha vbg.) bunun en ünlü örneğidir. Halk edebiyatında hikayeci-âşıklar tarafından kahvelerde, köy odalarında, düğün vb. toplantılarında söylenen hikâyeler, halk hikâyesi diye anılır.

15. yüzyılda yazıya geçirildiği sanılan ve destansı bir nitelik gösteren Kitab-ı Dede Korkut ‘taki hikâyeler bunun ilk örnekleri sayılabilir.

Anadolu’da 16. yüzyıldan bu yana,sözlü halk geleneğinde sürüp gelen halk hikayelerinde olaylar nesir ile anlatılır, duygusal, coşkulu, haller nazımla ve saz eşliğinde söylenir. Halk hikayeleri, konuları bakımından, aşk hikâyeleri ve kahramanlık hikâyeleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Türk edebiyatında çağdaş hikaye Batı’dakinin tersi olarak, halk hikâye ve masallarının gelişmesiyle oluşmamış; 19. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan doğruya batı edebiyatının hikaye yolundaki ürünleri örnek tutularak yazılmaya başlanmıştır. Batı uygarlığı çevresindeki Türk edebiyatında,hikâye karşılığı olarak “küçük hikâye” terimi kullanılmıştır.

***Edebiyatımızda Batı’daki anlamıyla ilk hikâye Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılmıştır. Hikâyelerinin kimi çeviri kimi yerlidir. Bu yolda ikinci yazar Emin Nihat’tır; Müsameretname adlı kitabında 7 hikâye toplanmıştır. Aynı dönemde kurgu ve anlatım bakımından başarılı sayılabilecek ilk örnek Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyler adlı hikayesidir. Bu dönemin başka bir yazarı ise Nabizâde Nâzım’dır.

Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.
Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe’de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeni bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kûnt, M.Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir.

Cumhuriyet dönemi 1930’lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar Tarık Buğra öykü yazarları olarak ön plana çıktı.

Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir. Bunlar arasında Muzaffer Buyrukçu ve Osman Çeviksoy üslupçuluklarıyla ön plana çıkarken, İslam Gemici , Necati Tosuner (Çıkmazda, Neden Kitap) gibi isimler de çalışmalarına devam etmektedirler.

HİKAYENİN UNSURLARI


a- Olay:
Öykü kahramanının başından geçen olay ya da durumdur. Hikâyede temel öğe veya durumdur. Hikâyeler olay eksenli yazılardır. Hikâyelerde bir asıl olay bulunur. Ancak bazen bu asıl olayı tamamlayan yardımcı olaylara da rastlanabilir.

b- Mekan (Çevre):
Hikâyede sınırlı bir çevre vardır. Olayın geçtiği çevre çok ayrıntılı anlatılmaz, kısaca tasvir edilir. Olayın anlatımı sırasında verilen ayrıntılar çevre ve yer hakkında okuyucuya ipuçları verir.

c- Zaman:
Hikâye kısa bir zaman diliminde geçer. Hikâyeler geçmiş zamana göre (-di) anlatılır. Konu, yazarın kendi ağzından veya kahramanın ağzından anlatılır. Özellikle durum öykülerinde zaman açık olarak belirtilmez, sezdirilir. Hatta bu tür öykülerde zaman belli bir düzen içinde de olmayabilir. Olayın ve durumun son bulmasından başlayarak olay ya da durumun başına doğru bir anlatım ortaya konabilir.

d- Kişiler:
Hikâyede az kişi vardır. Bu kişiler “tip” olarak karşımıza çıkar ve ayrıntılı bir şekilde tanıtılmaz. Hikâyede kişiler sadece olayla ilgili “çalışkanlık, titizlik, korkaklık, tembellik” gibi tek yönleriyle anlatılır. Kişiler veya tipler, belli bir olay içinde gösterilir. Bu tiplerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Romanda olduğu gibi, kişilerin bütün yönleri verilmez. Bu bakımdan hikâyede kişilerin psikolojik özelliklerine de ayrıntılı olarak girilmez.

HİKAYE TAHLİLİ YAPILIRKEN;

1. Hikaye tahlil ederken önce şekle ait özellikler tespit etmeliyiz. (Yazarın soyadı, adı, kitabın adı, yayın yeri, tarihi).

2. Sonra hikayeyi konusu, ana fikri, yazarın bakış açısı ve anlatım tutumu açısından değerlendirmeliyiz. Bakış açısı; yazın konuyu sunuş biçimidir. Olayların kimin gözünden bakıldığı ve kimin ağzından anlatıldığını (3 şahıs vb.) ifade eder.

3. Olay unsurlarının tespit edilmesi (özet) sonra teknik bakımdan değerlendirilmesi, teknik bakımdan olayın anlatım sırası, nasıl başladığı, nasıl geliştiği ve nasıl bir çözüme ulaştığı gibi sorular bu bölümde cevaplandırılır. Tavır ve tahliller kişi, olay ve mekan arasındaki uyum, zaman verilişi bu bölümde değerlendirilir.

4. Son aşama olarak hikayenin dil ve üslup açısından değerlendirilmesi ve okuyucu tarafından olumlu ya da olumsuz yönlerinin tenkit edilmesi gerekir. Mukayese de yapılabilir.


Hikaye yazarken dikkat edilmesi gerekenler:


Hikayeler, kısa olmak zorunda olduğu için konuyu anlatış tarzı çok önemlidir. Hikayenin anlatıcısı, birinci tekil kişi yada üçüncü tekil kişi olabilir. Her iki yönteminde bazı avantaj ve dezavantajları mevcuttur.

Birinci tekil kişinin ağzından anlatılan hikayeler duyguların okuyucuya yansıtılması açısından avantajlıysa da; olayları tek kişinin bakış açısından anlatacağından kimi zaman elverişsiz olacaktır.

Bununla birlikte üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılan hikayeler de olayın bütününün okuyucuya yansıtılması; okuyanı hikayede anlatılmakta olan olayın içinde çekmesi açısından daha avantajlıdır. Üçüncü tekil kişi olayı gördüğü gibi anlatır.

En uygun olanı hikayedeki olayların mı; yoksa duyguların mı ön planda olduğuna göre bir seçim yapılması olacaktır.

Hikaye yazarken dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, hikayede geçen olayların okuyucunun gözünde canlandırılabilmesidir. Okuyucu hikayeyi okurken, kendini film seyreder gibi hissedebilmelidir. Bu özellikle görselliğin ön plana çıktığı günümüzde daha da büyük öneme sahiptir. Olayı gözünde canlandırabilen okur, hikayeyi okumaktan zevk alır ve sıkılmaz.

Hikayenin dili de oldukça önemlidir. Okuyucuyu sıkmamak için uzun cümlelerden kaçınılmalı, olayları anlatırken birkaç kelimeyle okuyucunun olayı kafasında canlandırabilmesi sağlanmalı; uzun tasvirler yerine aynı etki, vurucu birkaç kelime ile sağlanmalıdır. Sıfat yerine kullanılacak imgeler bunu kolaylaştıracaktır.

Hikaye kahramanlarını konuştururken, çok fazla ‘öyle dedi’, ‘böyle dedi’ demekten kaçınmak gerekir. Bu akıcılığı bozacaktır. Bunun yerine konuşmaların, tırnak işaretleri yardımıyla ayrılması konuşmaları daha akıcı hale getirecektir.

Özetle, yazar olayı anlatmaktansa; göstermeyi tercih etmelidir!





Fıkra, yaşamsal olaylardan hareketle anlatılan, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacında olan, nükte, hiciv, mizah unsuru barındıran kısa sözlü ürünlerdir.

Mizah sanatının en temel unsurlarından fıkralar, çok eskiden beri var olan edebi metinlere örnek teşkil ederler. Türkiye özelinde fıkra, çoğu zaman şahıs, yöre, topluluk ile özdeşleştirilir, ve bu unsurlara ait güldürücü öğeleri hatırlatışı ile güç kazanır. Nasreddin Hoca fıkraları, Karadeniz Fıkraları, Bektaşi Fıkraları bunlara örnektir.

Fıkralarda siyasal ve toplumsal olaylar ele alınırken belgelere,kanıtlara,aşırı ayrıntıya yer verilmez iddalı ve ispatlayıcı yönü ağırlıklı değildir.

Gazete ve dergilerde yayımlanan günlük,siyasal,toplumsal sorunları ele alan yazılardır.Gülme nitelikli fıkralar da olmakla birlikte yazılı kompozisyon türü olarak fıkra,düşünsel ağırlıklı kısa yazılardır. Fıkralarda siyasal ve toplumsal olaylar ele alınırken belgelere,kanıtlara,aşırı ayrıntılara yer verilmez.Makaleler gibi iddialı ve ispatlayıcı yönü ağırlıklı değildir.Fıkra yazarı,geniş kitlelere seslendiği için dili kolay anlaşılır bir dil olmalıdır.Her konuda fıkra yazılabilir.



Dildeki sözcüklerin, duyguların, düşüncelerin belli işaretlerle; kağıda, taşa, toprağa, tahtaya... dökülmüş biçimine yazı denir. Konuşma dilinin aracı ses ise yazı dilinin aracı da yazıdır. Yazının düşünceyi ortaya koymada, yaymada ve iletmede önemi büyüktür. Düşünce ve sanat ürünlerinin doğuşunda ve yayılmasında yazı önemli bir etken olmuştur. Kimi tarihçiler, uygarlığın başlangıcını yazının bulunuşuna bağlar. Çünkü yazı belli bir uygarlığa erişen toplumların anlaşma aracıdır.


Yazı'nın tarihi (Yazının Bulunuşu ve Gelişmesi)

Yaşamımızda vazgeçilmez bir yer kazanan yazı birden bire ortaya çıkmamış, binlerce yıllık bir gelişme sürecinde sistemleşmiş, bugünkü halini almıştır. Bugün kullanılan yazıların bulunmasına kadar çeşitli yazılar kullanılmış sonunda hep kolay okunup, yazılabilen yazılara varılmıştır.

Yazı sözcüğü, sözü çizgilerle gösterme sistemi anlamında düşünülürse en eski yazı örnekleri insanla birlikte başlar. En ilkel toplumlar bile sesten başka anlaşma yöntemlerine gerek duymuşlardır. Yazı öncesi toplumlarda insanın konuşma dilinden başka birçok iletişim tekniğinden de yararlandığı biliniyor. İşaret ve resimler, haberleşme simgesi olarak kullanılan belli nesneler, düğümler anlaşma için başvurulan seçeneklerden bazılarıdır. İncelemelere bakılarak, en eski insan topluluklarının bu seçeneklerin hepsini kullandıkları varsayılabilir. Kuşkusuz bunların kullanımı ve geliştirilmesi, insanoğlunun doğal çevresi ile olan ilişkisinin ve yarattığı toplumsal çevrenin düzeyi ile ilgilidir. Örneğin; düğüm atarak hesap yapma, hesabı tutulacak alışveriş ilişkilerinin olmasını gerektirir.

Figür öncesi şekillerden stilize resimlere doğru bir çizim/resim geleneğini yaratanlar, resim kökenli ilk yazı biçimlerine hazırlık aşamasını oluştururlar. Bugün kullanılan yazının ataları olan hiyeroglif yazının ve çivi yazısının kökleri çok eski dönemlere paleolitik çağlara uzanır. Duygu ve düşüncelerin sözcüklerle ve kavramlarla ifade edilebilecek şekilde kayıt edilmesi biçimindeki yazı, M.Ö. 3000'lere doğru Mezopotamya'da hemen sonra da Mısır'da ortaya çıkar.

Yazı, yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, insanın simgesel düşüncesinin ulaştığı bir dönüm noktası olarak da insanoğlunun kültürel değişme sürecinde uzun bir arayışın, denemenin ve birikimin sonucudur. Yazının tarihi, kültür tarihi gibi tarih öncesi çağların derinliklerindedir.



Yazı türleri, cümleler halinde ortaya konan, sözlerin belli kalıplar içine (ölçü, kafiye, nazım şekli) sıkıştırılmadığı anlatım türleridir. Bunların en önemlileri şunlardır:


ROMAN


Olmuş ya da olabilecek olayların anlatıldığı uzun yazılardır.


Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.


Temsil ettiği akıma göre romantik roman, realist roman, naturalist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.


Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneği Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanları ise Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır.






HİKAYE


Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa bir yazı türüdür.


Hikayede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde (çalışkanlık, titizlik, korkaklık v.s) durulur. Bu da romanla aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir.


Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye başlanan hikaye türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik önemli eserler vermişlerdir.






MASAL


Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilir.


Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir. Kahramanlar insan üstü nitelikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımızı derlemiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır.






DENEME


Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.


Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır. Kendi içiyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir.


Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu her devrin, her ulusun insanını ilgilendiren, kalıcı, evrensel konulardır.


Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır.


Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir. Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir.


Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye başlanan bu türde Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin Eyüboğlu, Ahmet Haşim güzel örnekler vermişlerdir.






FIKRA


Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikayecikler biçimindeki Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım.


Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava hakimdir yazılarda.


Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir.






MAKALE


Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür. Makalede temel unsur düşüncedir.


Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede Şinasi tarafından yazılmıştır.


Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır. Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da.


Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale elbette sanatla ilgili olanıdır.


Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir.






ELEŞTİRİ


Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya koyarak onun gerçek değerini belirleyen yazılardır. Eleştiri yazarı - yani eleştirmen - eser hakkında okuyucuyu bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir.


İki tür eleştiri vardır: İzleminsel eleştiri ve Nesnel eleştiri.


İzlenimsel eleştiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediği ve eleştirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel yargılar çok olacağından günümüzde bu tür pek rağbet görmez.


Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar.


Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleştirileriyle tanınır.


Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir.






GEZİ YAZISI


Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızada tutmak güç olacağından gezi esnasında not alınır ve gezi yazılarında bunlar hikaye edilir.


Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri yazarla birlikte gezer gibi olur.


Eski edebiyatımızda gezi yazısına “seyahatname” denirdi. Bu alanda Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi” ünlüdür.


Ancak asıl gezi yazarları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye başlanmış, gidilen Avrupa şehirleriyle ilgili yazılar yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya Paşa bunların başında gelir.


Gezi yazılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’da bir Cevelan; Cenap Şehabettin, Hac Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi; Reşat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı, Denizaşırı, Zeytindağı, Taymis kıyıları bunlardan bazılarıdır.






ANI


Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın kendini okura açtığı bir tür olduğundan içtendir ve bu yönüyle çok tutulur.


Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi bir belge özelliği de gösterir. Ancak bu, bilimsel olamaz; çünkü yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur.


Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir.


Özellikle Tanzimat’la başlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet döneminde önemli bir tür olmuştur. Anılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya Paşa, Defter-i Amal; Ahmet Rasim, Şehir Mektupları; Halit Ziya, Kırk Yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır.






BİYOGRAFİ


Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o kişiyi tüm yönleriyle (hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır.


Biyografi açık, sade bir dille, anlatılan kişinin devrini, çevresini dikkate alarak yazılır.


Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere “Tezkire” denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai vermiştir.


Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir. Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden çevreden, aile içi durumlarından da söz eder.


Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı otobiyografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi daha uzun bir dönemi içine alır.






MEKTUP


Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor.


Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları herkese duyurmaktır.


Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzûli’nin “Şikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür.


Bazı yazarlar mektuplardan oluşan romanlar da yazmışlardır. Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir.






SOHBET


Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş hissi verir.


Üslup olarak fıkraya benzerse de gazete yazı türü olmaması, az sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu fıkradan ayırır.


Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir önem vermişlerdir.






GÜNLÜK


Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır bunlar.


Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir.


Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır.





 

AboveShaft

ÜYE
Katılım
27 Şub 2013
Mesajlar
25,275
Tepkime puanı
105
Puanları
0
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

Onaylandı.
 

emre4611

ÜYE
Katılım
15 Mar 2012
Mesajlar
1,081
Tepkime puanı
20
Puanları
0
Konum
Maras
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

okumadim ama cok bilgi var
 

Effective

ÜYE
Katılım
31 May 2013
Mesajlar
15,293
Tepkime puanı
70
Puanları
0
Yaş
20
Konum
Antalya
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

logolar cooltexte dönmüs
 

StormKing

ÜYE
Katılım
29 Ağu 2012
Mesajlar
2,713
Tepkime puanı
53
Puanları
0
Yaş
28
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

Güzel Bilgiler :eek:ke: Teşekkürler.
 

DarkSooL

ÜYE
Katılım
28 Nis 2012
Mesajlar
3,462
Tepkime puanı
52
Puanları
0
Konum
Zürih
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

Çok Uzun Ama Belirli Yerleri Okudum Güzel Olmuş :eek:ke:
 

mum

ÜYE
Katılım
16 Nis 2009
Mesajlar
13,124
Tepkime puanı
127
Puanları
0
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

Gerekli mi gereksiz mi kararsız kaldım. Fakat emeğinize saygım sonsuz. Teşekkürler :)
 

TcZalim

ÜYE
Katılım
21 Nis 2013
Mesajlar
1,947
Tepkime puanı
2
Puanları
0
Konum
Giresun
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

Teşekkür Ederim .
 

Ilent

ÜYE
Katılım
6 Ara 2013
Mesajlar
179
Tepkime puanı
3
Puanları
0
Yaş
21
Konum
İstanbul
Cevap: Bölüm İle İlgili [Dev Konu] !

Konunuz için teşekkürler. :kahve:
 

mum

ÜYE
Katılım
16 Nis 2009
Mesajlar
13,124
Tepkime puanı
127
Puanları
0
güncel .. Teşekkürler konu için.
 
Toggle Sidebar

Son konular

Üst Alt